.:Cumhuriyet Lisesi:.

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

IRK

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 IRK Bir Paz Kas. 11, 2007 9:32 pm

hyro

avatar
Admin (Kurucu)
Admin (Kurucu)
IRK

Son basamağı da çıktı. Üzerine bastığı basamağa oturdu. İnsanlar hep böyle yapardı.
Soluk soluğa kalmıştı. Bir süre sadece nefes aldı ve kalbinin yorgun atışlarını dinledi. Şakaklarından süzülen terleri elinin tersiyle sildi. Vücuduna oranla biraz büyük olan kafasını zor taşıyordu, boynu öne doğru bükülmüştü.
“Hepsi gitti,” diye bir cümle geçirdi aklından. “Sadece ben kaldım.”
Yukarıdan – gökyüzü diyemiyordu çünkü gök olduğuna emin değildi, hatta bir yüz olduğuna hiç inanmıyordu – yansıyan ısıtıcı ışık, beton kitleleri aydınlatıyordu. Sonsuz gibi görünen bir kuyudaydı şimdi. Aşağıya baksa, başı döner ve dengesini kaybederdi. Sonra yarım saat boyunca düşerdi. Çok yüksekteydi.
Üst üste koyulmuş beton küplerden oluşuyordu içinde bulunduğu yapı. Yapımı imkânsızdı. İnsan gücüyle – akıl yahut beden – böyle bir yapının oluşturulması olanaksızdı. Zaten bu yüzden burası Dünya sayılmazdı.
Beton bir kuyuydu. Ya da bir kule. Sonsuzluğa doğru yükseliyormuş gibi görünen ve insan bakışının yukarıdan vuran ışıkla birlikte kaybolmuş gibi gördüğü duvarlardan birinde, çıkıntı sayılabilecek kadar ensiz merdivenler vardı. Bir duvardan, diğerine doğru zikzaklar çizen ve hatırı sayılır bir eğimle yükselen merdivenler. Ölçüsü muazzam bir biçimde ayarlanmış, her basamağı aynı yükseklikte olan merdivenler.
“O ışıkta ne var? O ışık ne?” diye sordu kendisine. Bu müthiş merak dinlendiriyordu aslında onu, soluklanmak ya da bir basamağa oturup beklemek değil. Gerçi bir sonraki salona ulaşmasına az kalmıştı, orada güzel yiyecekler ve su bulma ihtimali çok yüksekti ama...(Hepsi gitti) hayatta olduğu gibi burada da her şey müşterekti. Kendisine verdiği telkinler ile tırmanmayı sürdürüyordu.
“O ışığa ulaşacağım. Bunu yapmalıyım.”
Bir ara aşağı atlamayı da düşünmüştü. Gözlerini kapayacaktı, atlayacaktı ve...son. Zahmetsizce, uçar gibi. Belki dibe vurduğunda, kemikleri kırıldığı ve iç organları pürüzsüz beton zemine saçıldığı zaman biraz acı çekerdi ama, yine de şimdiki kadar olacağını sanmıyordu.
Bütün bu sanılara rağmen tırmanmayı sürdürdü. Çünkü oraya merdiven yapmışlardı. Kim ya da ne olduğunu tam olarak bilmiyordu – ah, belki de bizzat Şeytan’ın kendisiydi – ama yapmışlardı. Yani birilerinin gelip tırmanmasını istiyorlardı. Çünkü bu derece muazzam bir yapıyı inşa etmiş olan varlıkların, merdiven kullanacaklarını sanmıyordu. Bu mantıksız olurdu.



Kat 4825

“Mustafa, ben dayanamayacağım” diyen Maxim duvara yaslanarak yere çöktü. Yüzü sapsarıydı. Gözleri küçülmüş ve şişmişti. Üzerindeki beyaz cüppe, terden sırılsıklam olmuştu.
“Hayır, hayır! Şimdi sırası değil Maxim, hiç değil!” Arkadaşını kolundan tutup kaldırmaya çalıştı. “Salona çok az kaldı! Orada dinleneceğiz!” Saatine baktı. “Birkaç saat sonra ışık sönecek ve sadece bir fenerimiz kaldı; onun da pili bitmek üzere! Haydi Max, kalk!”
Maxim acı acı gülümsedi. Duvara dayadığı başını iki yana salladı. Hafifçe gerilmiş boynundaki âdem elmasını dalgalandıran bir yutkunmadan sonra konuştu. “Hayır dostum, hayır... O salonu hiç ama hiç merak etmiyorum, biliyor musun? Çünkü orada insanın aklını kaçırtan şeyler oluyor! Evet! M’bjane’in ne hale geldiğini gördün! Simsiyah kıçı olan iri yarı bir yamyamdı M’bjane! Evet, öyleydi ama aklını kaçırdı! O kahrolası kıt aklını kaçırdı! Sizin kitabınızı ezbere söylemeye başladı! Okuma yazmaya bilmeyen o yamyam yaptı bunu! Hayır Mustafa, o salonu görmek istemiyorum. Tepemizdeki o ışığın arkasında her ne varsa, onu da görmek istemiyorum.” Karşı duvara bakıyordu. “Hele aklıma o küçük delikteki kadın gelince fıttıracak gibi oluyorum. Tanrım! Neden bizi seçtiler!”
Mustafa bu sefer işinin zor olduğunu biliyordu. Max çok fazla yorulmuştu, hem fiziksel, hem de zihinsel olarak. Arkadaşının açıkça söylememesine rağmen bir gerçeği çok net bir biçimde anlamıştı; o salonlar bir eleme yeriydi ve her salonda mutlaka birisi eleniyordu. Maxim bu yüzden sonraki salonu görmek istemiyordu; salon ya onu korkunç bir yolla öldürecek, ya da Mustafa’yı öldürüp onu bu kahrolası kulede yalnız bırakacaktı.
Mustafa arkadaşının yanına oturdu. “Peki ne yapmayı planlıyorsun dostum? Burada oturup bekleyecek misin?”
Varlığın sonundaki çölün ortasında bulunan kulede uzun bir sessizlik oldu. Neden sonra Maxim “Hayır,” diye cevap verdi. Gözleri dolmuştu, dudakları seğiriyordu ve oto kontrolünü kaybetmek üzereydi. “Bilmiyorum...bilmiyorum...burada öleceğimi biliyorum ve bundan sonra sadece oturup güzel günleri düşüneceğim. Son saatlerimi basamak çıkarak geçirmeyeceğim.” İsterik bir kasılışla gülümsedi. “Evlendiğimizin ilk haftasını düşünürüm. Yataktan çıkmamıştık.”
Bunun üzerine Mustafa bir kahkaha attı. “Sen uçkur düşkünü bir sapıksın dostum! Ulaşabilecek olsan o küçük, piramit şeklindeki girintide duran tırmanıcı kılıklı kadınla da seks yapardın!”
Maxim de gülmeye başladı. “Ah! Bu, merdivenleri yapan akıllı dostlarımıza ne düşündürürdü acaba?” Arkadaşının omzuna hafif bir yumruk attı. “Ama çok güzeldi! Bir tırmanıcı olamayacak kadar güzeldi!”
“Ah, evet, çok güzel bir kadındı. Neredeyse kusursuzdu.” Mustafa’nın yüzündeki gülümseme solmuştu fakat karşı duvara bakmayı sürdüren ve kadını gözünde canlandırmaya çalışan Maxim bunu fark etmedi.
“Sadece bir insanın durabilmesi için orada doğmasının gerektiği bir yerdeydi. Belki de bu yüzden ona ulaşamadım! Hah!”
Mustafa ayağa kalktı. “Haydi Max, zaman azalıyor, gitmeliyiz.”
“Peki, peki” Maxim de ağır hareketlerle ayağa kalktı, görüsü karıncalanıyor, başı dönüyordu. “Geleceğim, ama o ışığa ulaşmak için değil. Belki karşımıza bir kadın daha çıkar. Kim bilir?”
Basamakları tırmanmaya koyuldular.



Kat 4960

Mustafa arkasında olağandışı bir hareketlilik sezdiğinde dört saatlik kesintisiz bir tırmanışı gerçekleştirmişlerdi.
Arkasını döndü. Maxim kendisinden on iki basamak aşağıdaydı. Yüzüne bakıyordu. Keskin çizgilerle donatılmış suratında tuhaf bir ifade vardı. Anlamlandıramamıştı.
“Anladım” dedi. “Seni o tuzaklardan kurtaracağım Mustafa. Hatta o lanet olası ışığa ulaşmanı sağlayacağım.”
“Ne?”
Maxim basamağın kenarına geldi. Aşağıya baktı. Bulutları görebiliyordu. Aşağıda masmavi bir gökyüzü ve bulutlar vardı. Buna emindi. Hatta esen serin, tatlı rüzgârın silik hışırtısını dahi duyuyordu.
“Max, ne yapıyorsun? Saçmalama! Hey!” Mustafa telaşla basamakları inmeye başladı. O kadar telaşlıydı ki, sendeledi, yüreğinin ağzına geldiği bir an yaşadı, neredeyse düşecekti. “Max! Dur!”
Maxim başka bir şey söylemedi. Hafifçe çömelip, kollarını arkasına doğru gerdi ve suya atlayan bir dalgıç gibi zıpladı.
“Max! Dur! Hayır!”
Mustafa kollarını uzatmıştı ama yetişemedi, arkadaşının sessizce – çığlık atmadan – aşağıya doğru süzülmesini seyretti.
“Hayır!”
Sesi sonsuz beton blokların arasında çarpışarak yankılandı.
Maxim aşağıya düşüyordu. Kollarını açmıştı, bir kuş gibiydi.
Her şey çok çabuk olmuştu. Bir anda. Maxim’in bedeni küçüldükçe küçüldü ve büyüklüğün derinliğinde kayboldu. Mustafa dehşet dolu bir suratla olan biteni seyretti. Maxim’in dibe çakılmasıyla çıkacak sesi bekledi.
Duyamadı.



Kat 3718

Maxim, M’bjane’nin siyah suratının kasıldığını, ağzının çarpıldığını gördü. Sanki görünmeyen bir el adamın yüzünü çekiyordu, çekiştiriyordu, koparmaya çalışıyordu.
İri yarı zenci, yamrulan ağzını, beyaz dişlerinin neredeyse tümünü gösterecek kadar açtı ve haykırdı.
“Ne oluyor?” diye sordu Mustafa, yattığı yerden bir kâbustan uyanırcasına telaşla fırlayıp aklarının çoğunluğu yakaladığı gözleriyle bir Maxim’e, bir M’bjane’e bakarak. Kollarını düellodaki silahşorlar gibi kalçasının hizasında hafifçe aralamış, adeta sopa gibi tutmuştu.
“M’bjane!” diye bağırdı Maxim. “İyi misin?” Sonra sorduğu sorunun anlamsızlığını düşündü. Karşısında duran adam iyi değildi. Yüzündeki ifadeye bakılacak olursa sonsuza kadar iyi olamayacaktı.
M’bjane salonun sonundaki büyük (dev) aynanın karşısında duruyordu. Büyük vücudu, elektrik yemiş gibi dimdik, kaskatı duruyor ve uzuvları titriyordu. Haykırıyordu.
Maxim ve Mustafa, M’bjane’in kalkıp aynanın karşısına gittiğini görmüşlerdi. O sırada Maxim karnını doyuruyor ve M’bjane ile laflıyordu, daha doğrusu M’bjane’e Axrisska’daki kölelik günleri ile ilgili sorular soruyordu; maden işçiliği, savaşlar. Mustafa da salonun köşesindeki acem halısına uzanmış, uyumaya çalışıyordu.
Siyahî adam aynanın karşısına geçmiş ve dev, inanılmaz yapıyı seyretmişti. Kocaman, yaklaşık üç yüz metre boyunca, pürüzsüz bir ayna. Salonu aydınlatan büyük, kristal avizelerin ışığında görüntüler yansıtan, arkası sır dolu cam. Gerçekten bir arkası olsa, muhakkak merakına yenik düşüp, bakardı M’bjane, fakat ayna bir duvara yapışıktı, yahut bir duvardı.
Kendisini görüyordu. Büyülenmiş gibiydi. Aklına elmaslar geldi, ışıldayan ve yansıtan elmaslar. Cennetin kapıları gibi.
Maxim’in sesini duydu, gerilerden geliyor gibiydi. “Harika değil mi? Axrisska’da böyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Aslına bakarsak, dünyada böyle bir şey yok.”
“Evet” dedi M’bjane, aynaya usulca sokularak. Elini uzatmıştı, dokunmak istiyordu. Kendisini görüyordu, tedirgin bir surat, boncuk boncuk terlerin parladığı kel bir kafa, kalın dudaklar, geniş, yayvan bir burun.
Birkaç adım yaklaşınca, aynadan çok hafif bir mırıltı geldiğini fark etti. Bir mırıltı, vızıltı, titreşim, adı her neyse, bir şey duyuluyordu. M’bjane emindi.
“Bu aynadan ses geliyor, patron.”
“Ses mi geliyor? Ah, o ses midenden geliyordur koca adam.”
Hayır, midesinden gelmiyordu, aynadan geliyordu. Emindi. Bir adım daha attı. Ses şiddetlendi, belirginleşti. Birisi, sanki bir şeyler söylüyordu. Hızla. Bir şeyler. Cümleler. Ardı ardına.
Bir adım daha attı. Duymaya başladı. Evet, birisi konuşuyordu.
Maxim, M’bjane’nin siyah suratının kasıldığını, ağzının çarpıldığını gördü. Sanki görünmeyen bir el adamın yüzünü çekiyordu, çekiştiriyordu, koparmaya çalışıyordu.
İri yarı zenci, yamrulan ağzını, beyaz dişlerinin neredeyse tümünü gösterecek kadar açtı ve haykırdı.
“Ne oluyor?”
“M’bjane! İyi misin?”
M’bjane elini aynaya doğru uzatmış, titriyordu. Bu haliyle üşüyen bir özgürlük anıtı gibiydi. Birkaç saniye, haykırarak titremeye devam etti, sonra iki yoldaşının şaşkın bakışları eşliğinde kesin bir sessizliğe büründü.
“M’bjane? Ne oldu?”
M’bjane mırıldanmaya başladı. Bu zenci köle, Axrisska’lılara has o aksanı taşıyordu; kalın sesliydi, sert sessizleri üstüne basarak söylüyordu. Fakat şimdiki mırıldanışı, bir robotun durum raporu vermesi gibiydi; ifadesiz, duygusuz, tonsuz. Bu durum, Maxim ve Mustafa’yı daha da çok korkuttu ve aklın “kavrayış”, “anlayış”ı sağlayan ve doğdukları günden itibaren gelişerek çalışan kısmına zarar verdi.
“Güneş, dürüldüğü zaman, yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman, dağlar, yürütüldüğü zaman, gebe develer salıverildiği zaman, yaban hayatı yaşayan tüm canlılar toplandığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman, ruhlar eşleştirildiği zaman, diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman, amel defterleri açıldığı zaman, gökyüzü sıyrılıp koparıldığı zaman, cehennem alevlendirildiği zaman, cennet yaklaştırıldığı zaman, herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.”
“Mustafa, bu...”
Mustafa son arzusu sorulan bir idam mahkûmu gibi ateşli bir bezginlikle, “Evet,” dedi, “Bu o!”
M’bjane mırıldanmasını giderek yükselen bir sesle sürdürüyordu.
“Ant olsun, bir görünüp bir sinenlere, akıp gidip kaybolanlara, ant olsun, yöneldiği zaman geceye, ant olsun, aydınlandığı zaman sabaha ki, O, şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı, orada itaat edilen, güvenilir bir elçinin getirdiği sözdür. Sizin arkadaşınız bir deli değildir. Ant olsun o, Cebrail’i apaçık ufukta gördü. O, gayb hakkında cimri değildir. Kur'an, kovulmuş şeytanın sözü değildir. Nereye gidiyorsunuz? O, âlemler için, içinizden dürüst olmak isteyenler için, ancak bir öğüttür.
Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”

Kullanıcı profilini gör http://cumhuriyet.forumr.biz

2 devam Bir Paz Kas. 11, 2007 9:32 pm

hyro

avatar
Admin (Kurucu)
Admin (Kurucu)
Kat 3196

Kadını ilk gören Vasilliy’di.
“Aman Tanrım!” dedi, Maxim’in omzuna dokunarak. “Hey Max, şuna bak!” Eliyle karşı duvarı işaret etti.
“Hey, çocuklar, şuna bakın!” dedi Maxim, yüksek sesle, karşı duvardaki şeyi görünce. M’bjane ve Mustafa tırmanmayı kesip, şaşkın bakışlarla Maxim ve Vasilliy’in gösterdiği yere baktılar. Yüzlerindeki ter damlaları korkuyla şekilleniyordu.
Bulundukları yerin birkaç kat yukarısında, tam zikzak başlangıcının hizasında, piramit şeklinde bir girinti vardı. Ortalama bir insan boyundaydı. Tabi onları korkutan, şaşırtan, heyecanlandıran bu girinti değildi, o küçük iç balkonda duran kadındı.
“Bir kadın mı?”
“Orada bir geçit mi var?”
Vasilliy “Bilmiyorum, ama öğreneceğiz” diye cevapladı, Maxim ve M’jane’in sorularını. Tırmanmaya devam ettiler. “Biraz daha yukarı çıkmamız gerek.”
Normalden yüksek bir tempoda merdivenleri çıkıp, kadının hizasına geldiler. Şaşkınlıkları daha da arttı. Çünkü görüş alanına girmelerine, ona yaklaşmalarına rağmen, kadın tırmanıcıları gördüğüne dair en ufak bir tepki göstermemişti. Bakmamıştı, hareket etmemişti. Tek yaptığı girintinin içine tutunmak ve etrafına bakmaktı; gidebileceği bir yol arar gibi.
Dört tırmanıcı da sessizdi, zikzağın ortasında durmuşlar, Vasilliy’den gelecek bir komutu bekliyorlardı. Lider oydu.
“Geçit değil,” dedi Vasilliy, şakağındaki damar iyice belirginleşmişti. “Sadece bir oyuk.”
“Peki, oraya nasıl gelmiş, bir tırmanıcı mı?” diye soran Mustafa’ydı. Kaygılı gözlerle bir kadına, bir Vasilliy’e bakıyordu.
“Sanmıyorum. Onlar bugüne dek hiç kadın tırmanıcı kullanmadılar. Gerçi kadın tırmanıcı olamaz diye bir kaide yok, ama o kazıklarda hiçbir kadın bedenine rastlanmadı.”
“Bizi fark etmedi sanırım.”
“Fark etmedi değil, bizi görmüyor, yokuz biz onun için.”
“Nasıl olabilir ki bu?”
Maxim araya girdi. “Belki bu kadın bir illüzyondur, bizi oyalamak için konulmuş bir engeldir. Işık oyunu, sihir, büyü…”
“Belki de aramızda görünmeyen bir gizleyici duvar vardır.”
Mustafa’nın bu teorisi üzerine Vasilliy’in aklına bir fikir geldi. “Doğru söylüyor olabilirsin Mustafa. Bu kadınla aramızda görünmeyen bir çeşit duvar olabilir. Görüntü engelleyici ya da bir çeşit gizleyici. Ama benim asıl merak ettiğim, eğer bu doğruysa, sesi de engelliyor mu? Belki yüksek bir ses çıkarırsak bizi fark edebilir.”
Maxim, Vasilliy’in bu muazzam hızlı düşünme gücüne hayrandı, yine de bu gücün ürününe karşı çıktı. Çok sonraları bu fikri değişecekti, orada duranın gerçek, kanlı canlı bir kadın olduğuna inanacaktı. Daha doğrusu öyle inanmak isteyecekti. Aksi, aklını kaçırır, götürürdü. “Bence bir tuzağa düşüyoruz, tırmanmayı sürdürmemiz gerek.”
Vasilliy tekrar kadına baktı. Uzun, sarı, dalgalı saçları vardı. Görebildiğine göre – mesafe hayli uzaktı ve ayrıntılar pek fazla seçilemiyordu – üzerinde vücut hatlarını tamamen gösteren beyaz, ince bir pelerin/cüppe vardı. Canlıydı, kımıldıyordu, ama sürekli aynı yerdeydi. Ayakta duruyordu, bakınıyordu. Düşmekten korkuyor gibi bir hali vardı.
“Fazla zaman kaybetmeyeceğiz Max. Bizi duyarsa, tırmanma konusunda yardımcı olabilir. Belki sonraki salonlardaki tuzaklar hakkında bilgisi vardır. Denemeye değer.” M’bjane’e baktı. “M’bjane! Senin sesin gür, yapabildiğin kadar fazla ses çıkarıp şu kadının dikkatini çekebilir misin?”
Zenci başını hızlı hızlı salladı. “Tabi patron!” Ellerini ağzına götürüp doğal bir “megafon” oluşturdu. Sonra iri göğsünü şişiren derin bir nefes alıp, bağırdı.
“HEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEYYYYYY!”
M’bjane’in gür sesi kulenin duvarlarında çarpışarak yankılandı ve sürekli tekrarlanan kısa bir heceye dönüştü “Hey! Hey! Hey!” Sonra bu kısa hece sıklaşıp, silikleşti, birkaç saniye sonra yok oldu.
Kadın tepki vermedi. Elini tutunurcasına duvara dayamış, bir kulenin aşağısına, bir de yukarıdaki kaynağı belli olmayan ışığa bakmaya devam ediyordu.
Maxim gülümsedi. “Size söylemiştim. Bu bir hologram. Sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor, baksanıza.”
Mustafa onaylarcasına başını salladı. “Bence de, bu sadece bir görüntü. Bizi oyalamak için.”
Vasilliy başını iki yana sallayıp acı acı gülümsedi. “Bizi kim, neden oyalamak istesin ki?” diyecek oldu, vazgeçti. Çünkü bütün bu olanları kendisi de anlamıyordu. Gözlerinin önünde birkaç arkadaşı olağanüstü bir şekilde can vermişti, birkaçı da bundan korkup geriye dönmüştü. Bunların hiçbiri onları oyalamak için değildi. İçinde bulundukları yerin, ya da o yeri yapanların bir şeyleri “seçtiğini” hissediyordu. Ve bu seçimi rasgele yaptığını düşünüyordu, bir vasıf gözetmeksizin.
“Haydi beyler, tırmanmaya devam ediyoruz” dedi lider Vasilliy, kadına son kez bakarak. Diğerleri haklı olabilirdi, hep aynı hareketleri tekrarlıyor gibiydi. Basamakları çıkmak, en doğrusu olacaktı.
Tırmanıcılar artık kendileri için nefes almak gibi olan, basamak çıkma hareketlerini gerçekleştirirken, iç balkondaki kadından uzaklaştılar. Yakınken, arada bir dönüp bakıyorlardı, özellikle Mustafa sık sık başını çevirip kadının orada olduğunu görmek istiyordu. Bir türlü emin olamıyormuş gibiydi.
Fakat kadın, rutin hareketlerinin dışında bir hareket yapıp, iç balkona oturduğunda, tırmanıcılar, onu göremeyecek kadar yükselmişlerdi.



Kat 2467

Kaynağı belli olmayan, gün ışığına benzeyen ışık sönmüştü. Zikzak şeklinde yükselen merdivenin basamaklarına üçer basamak arayla yatmış, uyumaya çalışan beş insan vardı. Ya da dört.
Dört, çünkü en alt basamakta yatan insan uyumuyordu, uyumaya da çalışmıyordu. Sessizce, diğerlerinin uyumasını bekliyordu. Işık, yeniden bu çılgınlık kulesini aydınlatmadan önce, dönmeyi düşünüyordu. Geri dönecekti.
Aklına muhafızların başlangıçta söyledikleri geldi. Ve tabi, girişteki iskeletler, kuru kafalar. Kurutucu güneşe karşı sırıtan etsiz kelleler.
Yine de korkusu çok büyüktü. Bundan sonra tek bir basamak dahi tırmanamazdı. Kararı kesindi. Dönecekti.
“Uyudular” diye düşündü. “Mutlaka döndüğümü de düşünecekler, ama hiçbir zaman emin olamayacaklar.”
Sessizce basamakları inmeye başladı.



Kat 1648

“Bazen ne düşünüyorum biliyor musun?” dedi Jumairah. Zorlukla alıp verdiği soluklarının arasına sıkıştırıyordu cümlelerini. Tırmanıyordu. “Bütün bunların kocaman bir kandırmaca olduğunu düşünüyorum. Üstelik bilinçsizce yapılan bir kandırmaca bu. Yalan. Hepsi yalan. O iri yarı, güçlü muhafızlar, çöl, içinde bulunduğumuz bu kule, girişteki iskeletler, hepsi birer numara. Hiç bitmeyen bir rüya gibi. Aklım için.”
“Seni anlayabiliyorum” diye karşılık verdi Mustafa. “Ama bunu düşünmek için çok erken. Bence bunu yalnız başına kaldığında düşünmelisin.” Işığa baktı. “Evet…tek başınayken…”




Kat 1

“Geriye dönecek olursanız, öldürüleceksiniz” dedi baş muhafız, elindeki mızrağı beton zemine vurarak. “Buradaki bütün iskeletler, geriye dönmeye çalışan zavallılara aittir. Sakın ola, yaşama hırsına kapılmayın, sizler tırmanıcısınız, ya en tepeye varacaksınız, ya da öleceksiniz.”
“En tepede ne var?” diye sordu, dokuz kişilik tırmanıcı ahalisinden birisi. “Ne için tırmanacağız?”
Baş muhafız pis bir kahkaha attı. Koyu renk metalden yapılmış şahin maskesi yüzündeki ifadeyi gizliyordu. Arkasındaki onlarca adamın yüzünde de aynı maskeden vardı. Fakat tırmanıcılar, onların yüzündeki mağrur tebessümleri görebiliyorlardı.
“Bu sorunun cevabını tepeye varmadan bilecek olsanız, herhalde kuleyi yapanların kemikleri sızlardı.” Mızrağını havaya kaldırdı. “Şimdi yürüyün ve arkanıza bakmayın! Tırmanın!”



Kat 6666

Son basamağı da çıktı. Üzerine bastığı basamağa oturdu. İnsanlar hep böyle yapardı.
İşte en tepedeydi. Kaynağı belli olmayan ışığın içine girmiş ve onun yoktan var olduğunu fark etmişti. Sadece bir ışıktı; güneş yoktu, ateş yoktu, parlak bir lamba yoktu.
Bir süre lacivert renkli, üzerinde gizemli şekiller olan kapının önünde durarak içinde durduğu ışığı seyretti. İçindeydi. Kımıldıyor, sevilmek isteyen bir kedi gibi tenine sürtünüyordu.
Benim yaptığımı yapabildiler mi, diye sordu kendisine, salyası akarken. En tepeye vardılar ve ışığı gördüler mi? Sadece ben miyim?
Önündeki kapı “haydi gel ve cevapları al” dercesine açıldı. Adeta cilve yaparak hafifçe aralandı ve ardındaki mavi ışığın sızmasına izin verdi.
Mustafa kapıyı sonuna dek açtı ve ardındakileri görmeye çalıştı. Binlerce katı ve on binlerce basamağı aşıp, insanların olağanüstü ölümlerini seyrettikten sonra, beyni zekâsal bir içgüdüyle ona dikkatli olmasını söylüyordu. Salonlar tehlikeliydi.
İçerisi karanlıktı ve Mustafa’nın gözlerinin uzun süre ışığa bakması bütün görüsünü yok etmişti. Hiçbir şey göremiyordu. Birkaç adım attı, yüzüne vuran serin havanın tatlı kokusunu duyumsadı. Hayal meyal arkasındaki kapının kapanışını duydu. Sonra yön duygusu kayboldu ve kendisini su dolu bir hayal balonunda buldu.
Ruhundaki yorgunluğun çekilip alındığını hissetti.
Bir ses duydu. Rengi yoktu.
“Bizimle iletişim kurabilecek kadar özel bir meyve. Yüzyıllar önce attığımız tohumdan doğan en güzel şey.”
Cevap vermeye çakıştı. Ağzından çıkan kelimelerin kendi diline ait olmadığını fark etmedi. Aslında, konuştuğuna bir dil bile denemezdi.
“Neredeyim ben? Yaşıyor muyum?”
“Yaşıyorsun” diye cevapladı renksiz ses. “Bizim yanımızdasın. Kaynağındasın.” Seste anlaşılması güç bir şefkat vardı, neredeyse bir anne şefkatiydi.
“Siz kimsiniz?”
“Her ne kadar özel bir meyve olsan da, bunu anlayamazsın. Zamanlar, mekânlar, bunlar sizin kavramlarınız. Biz kavramlar önce yok olmak üzereyken, dünyaya tohumlarımızı saçtık. Sonra yok olduk. Yokluğumuzun bütün tortusuyla meyvelerimizi suladık ve onları iyi yetiştirmeye gayret gösterdik. Uzayın karanlıklarında yaratabildiğimiz bütün işaretlerimize, bütün çabalarımıza, hatta dünyanıza yolladığımız ve şu anda hepsi sadece birer masaldan ibaret olan ibretlere rağmen, meyvelerimiz yetişmedi.”
“Ne demek istiyorsunuz? Ne…neler oluyor? Kim…nesiniz siz?”
Renksiz ses, merhametle devam etti. “Hala bir tanrının var olduğuna mı inanıyorsun? Mucizeler, inanılmadığında mucizedir, değil mi? Cebrail dediğiniz şey bizim sinyallerimizden fazlası değildi. Kutsal kitaplarınızı biz yazdık. Söyledik, tarif ettik, anlattık. Korkuttuk, kandırdık. Bu, bir çocuğu yaramazlık yapmasın diye korkutmak gibi “doktor gelir iğne yapar”. İnsanı can acısıyla korkuttuk ve bu korku ne yazık ki kanser gibi bütün meyveleri sardı. İnsan, en sonunda bu kanser sayesinde yaşar hale geldi. Yapılabilecek fazla bir şey yoktu, tohumlarımız üst seviyeye ulaşamadı, “his” dedikleri zihinsel titreşimlere bağımlı oldular. Bir hastanın makineye bağlı olması gibi. Dolayısıyla o makinenin fişini çekeceğiz, az kaldı. Sadece herhangi bir meyvenin tohum vermesini bekliyoruz.”
Anlamıyordu. Tıpkı o yoktan var olan ışık gibi, bu sözcükler de çok yabancıydı. Mantık ötesiydi. Salyaları akıyordu.
“Sanat yaptınız. Bizi taklit ettiniz. Varlığınızı sorguladınız. Size gönderilmiş her şeyin, dünyanın bile anlamı çok açıktı hâlbuki. Nereye baksanız bizi görmüyor muydunuz, bizim gibi mühendislik mucizesi, üst seviye “yaratıcılık yaratıcısı” bir ırkı? Evet, ant olsun ki biz, sizi bir kan pıhtısından yarattık. Ve ant olsun ki biz, bir ırkız. Çölün ortasındaki o piramitlere senelerce baktınız. Yeraltından çıkan büyük yaratıkların kemiklerine baktınız. Tohumumuzun tarlasını beslemiştik, anlamadınız. Tek yapabildiğiniz, o kanserin esiri olmaktı; sevginin. Bizi bilin istedik, çünkü biz sizdik. Kendinizi bilemediniz ve ateşe, gökyüzüne çizdiğimiz küçük resimlere, kendi yaratıcılığınıza, acizliğinize tapındınız. İstediğiniz tanrı da sizdeydi, cennet de, cehennem de, öte hayatlar da, hatta sevgi de. Hepsi bizim ırkımızın yok oluş sebebi gibi bilinmezdi. Üstelik siz, hiçliği anlayamayacak kadar basit yaratımlı olmak zorundaydınız, bizim gibi yokluğunda devam eden bir silsile değildiniz. Çürüdünüz, çürüdünüz, mistizmle uyuşturduğunuz bileklerinizi kestiniz.”
“Kimsiniz? Neler oluyor? Kimsiniz? Neler oluyor? Kimsiniz? Neler oluyor? Kimsiniz? Neler oluyor? Kimsiniz? Neler oluyor? Kimsiniz? Neler oluyor?...” Krize yakalanmış gibiydi, insan. Belki de anlıyordu.
“Biz “Irk”ız. Ve sen de bizim beklediğimiz tohumsun. Daha önce de hastalıklı tarlalarımız oldu, ama yine de tohum veren bir meyveye ulaşabildik. Tırmandığın kulenin, yaşadığın hayattan farkı yok. Ve kule, bizim tırpanımız. Aslında, artık önemli olan, bizim kim olduğumuz ve burada nelerin vuku bulduğu değil. Önemli olan…”
“Senin kusursuz bir “Âdem” oluşun…”



Kule

Irk, tohumunu aldı ve dünyadan çekip gitti. Fark etmiyor musunuz?




-SON-

Armağan Altay (Xasiork Öykü Kulübü)

Kullanıcı profilini gör http://cumhuriyet.forumr.biz

3 Geri: IRK Bir Paz Şub. 03, 2008 8:29 pm

hyro

avatar
Admin (Kurucu)
Admin (Kurucu)
Güzel hikaye okusanıza!! Very Happy


_________________

Ne Mutlu, Türk'üm Diyene!
Kullanıcı profilini gör http://cumhuriyet.forumr.biz

4 Geri: IRK Bir Paz Mart 16, 2008 6:37 am

_sevim_

avatar
Öğrenci
Öğrenci
Question okumak için baya bi pc de kalmam lazım (hikayeden gözüm korktu bence başkalarınında) Question

Kullanıcı profilini gör

Sponsored content


Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz